UTANIYORUM EY ALLAHIN HABİBİ! SENİ ARAYAN GÖZLER YOK BENDE ;İSMİNİ İŞİTEN KULAK YOK ;SANA LAYIK ÜMMET YOK KARŞINDA SEVGİNİ DİLE GETİRECEK DİLİM YOK;ASİKAR İŞLİYORUM GÜNAH KACMAYA MECALİM YOK;SENDEN ŞEFAAT İSTEMEYE YALVARMAYA YÜZÜM YOK...AYLARDAN NİSAN VE YAGMUR YAGIYOR,GÖKYÜZÜ BELLİKİ DOGUŞUNU KUTLUYOR GÜL KOKUNU ETRAFA YAYIYOR,SULTANIM BU AYDA DOGDU DİYOR..SENİ ANIYOR GÖKTEKİ KUŞ YERDEKİ TAŞ DİYOR'''YA RASULALLAH!!'' BENSE SUSUYORUM UTANIYORUM YA HABİBULLAH!! ALEMLERİN SULTANISIN,GÜLÜSÜN ,TEK SEVGİLİSİ KARANLIK GÖNÜLLERİN NURLA YANAN KANDİLİ , HER NEFESTE ÜMMETİNİ DİLEYEN; PEYGANBERİM , YOL GÖSTERENİM BAŞIMIN TACISIN EY NEBİLER NEBİSİ!!! MECNUN CÖLLERİ AŞTI SEVDİGİNE ULAŞTI SEVDİGİNE ULAŞAN MECNUN DA BEN OLSAYDIM ; BOYNUM BÜKÜK EFENDİM AGLIYORUM HALİME AŞKINLA YANAN ''ÜVEYS'' GİBİ OLSAYDIM !!!!!! Alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah (c.c.)'a hamd olsun. Salatü selam alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve tüm inananlarin üzerine olsun.
Kainatın Efendisine... Seni hayal etmek bile bu kadar mutlu eder mi insanı? Ya ruh inceliğimizin şahitleri olan, meleklerin kulaklarındaki küpelerden daha değerli olan o gözyaşlarımızı Senin için sarfetmek... Ağyara dökülürken o inci tanelerinin ızdırap vermesi, ama asıl hakiki sahibine atfedince sonsuz güzelliklere gark olması... Her şey Senin varlığınla alâkadar olunca ehemmiyet kazanıyor. Bütün varlık Sana hasret Efendim, Senin getirdiğin o nurlu çağı özlüyor. Öyle ki, dünyanın ikindi vakti en saadetli asırdı. Çünkü kainat yaratılış sebebini tanımıştı. Bütün varlık Sana aşık olmuş, esfel-i safilinden âlâ-yı illiyyine çıkmıştı.
Ay Senin aşkından dolayı ikiye bölünmüştü. Yılan, Hazreti Ebu Bekiri ısırmak zorunda kalmıştı, sırf Seni görebilmek için...
Bir ağaç kütüğü inim inim inleyerek ağlıyordu ve hasretle kopan bir taş, Sana bir kez olsun dokunabilmek için o mübarek dişine çarpmıştı.
Şimdi biz de Seni özlüyoruz ya Rasûlallah!
Olur ya, bir gün gelirsin diye boş bir seccadeye gül koyuyoruz; öyle ki, o gül bile Seni orada beklerken sararıp soluyor. Biz bir gül kadar bile olamadık ya Rasûlallah!
Bunca günahımıza rağmen yine de, rüyada bile olsa teşrif eder misin? Günahlarla kirlenen kalbimizi temizler misin ya Rasûlallah?
Bizler burada Sana müştak seyircileriz. Hepimiz ayrı ayrı fıtratlarda yaratıldık. Büyük kova-küçük kova misali, Senin aşkını istidadımıza göre dolduruyoruz.
Hakiki erenler, büyük kovalara sevgi kaselerini daldırırlarken, yolda kalmışlar veya Senin sevgini tam derk edememişler küçük kovalara daldırıyorlar.
Bizler bu dünyada olmasa da, Cennette Senin o mübarek gül cemalini göreceğimizin ümidi içerisindeyiz. Belki de Sen \"Bu güzelliğe sizin kalbiniz dayanmaz, olduğunuz yerde düşüp kalırsınız\" düşüncesiye, yüzünü nazlı bir gelin edasıyla saklıyorsun. Ne kadar da düşüncelisin!
Bizler de, bunları düşünürken sadece Hak rızasına ve sana kilitleniyoruz. Yaptığımız salih amellerde, bizim Seni zahiri olarak göremediğimizi ama Senin her an bizi gördüğünü hissederek on sekiz bin aleme Seni sevdiğimizi haykırıyoruz.
Bu haykırışın içinde dönüp bir anlık kendimize baktığımız zaman Hazreti Sevban (radiyallahu anh) gibi korkuyoruz. Cennete gitsek bile aşağı mertebelerde takılıp kalacağız diye, ama hemen ardından Senin ruhlara hayat üfleyen elmas, yakut, pırlanta sözlerin çınlıyor kulaklarımızda:
\"Kişi sevdiğiyle beraberdir\"
Bizler istidadımız nisbetinde Seni çok seviyoruz ve inanıyoruz ki, Sen de bizleri çok seviyorsun. Sevmesen gözyaşlarına boğulur muydun?
Günahlarımız dağlar cesametinde ama Senin o engin sevgi denizinde, bizim günahlarımız sadece bir damla hükmünde kalır.
Şimdi ya Rasûlallah, ölü ruhlarımızı diriltip yine sevgi şerbetiyle imdadımıza koşar mısın? Kanayan manevi yaralarımıza merhem sürer misin? Ve bir gün, rüyada bile olsa, O nazlı yüzünü gösterir misin?
Binlerce Salat, binlerce selam, ağaçların yaprakları adedince, denizlerin köpükleri adedince ve yağmur katrelerinin miktarınca Senin üzerine olsun Ey ALLÂH''ın Habibi!...
Bu kitab müjdeleyici ve uyarıcıdır.Fakat onların çoğu yüz çevirdi.artık dinlemezler.
Ve dediler ki :Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır.kulaklarımızda da bir ağırlık vardır .Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır.Onun için sende ( istediğini ) yap,biz de yapmaktayız........!!!!! ( fussılet : 4-5 )
'' Nihayet oraya geldiklerı zaman kulakları ,gözleri ve derileri ,isledikleri şeye karsı onların aleyhınde şahitlik edecek.
Derilerine:Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz ? derler.Onlarda :Herseyi konuşturan ALLAH,bizi de konusturdu.İlk defa sizi o yaratmıştır.Yine O'na döndürüluyorsunuz,derler.
Siz ne kulaklarınızın,ne gözlerinizin ,ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz ,yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyecegini sanıyordunuz.
Rabbiniz hakkında beslediğiniz ZAN var ya,işte sizi o mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz......( /41/fussilet:20,21,22,23)
Kim Allahu Teâlâ ile kelam ve sohbet etmek isterse Kur'an okumalıdır. Bu sohbet için günde uygun bir vaktini ayırmalıdır. Hiç değilse bunu namazda yapmalıdır. Eğer bir günlük gazeteye göz atmak için ayırdığımız zaman kadar Yüce Kur'an'ı okumaya veya televizyondaki bir eğlence programı kadar Allah'ın kelâmını dinlemeye vakit ayıramıyorsak; kalbimizde ciddi bir manevî hastalığın mevcut olduğunu kabul edelim...
Buna gaflet ve kalb katılığı denir ki; ilacını bulmaktan çok, içmesi zordur.
Her mü'min, Allahu Teâlâ'ya sevilmek istediği kadar Kur'an-ı Hakim okumalıdır. Efendimiz (s.a.v):
"Siz Kur'an'la Allah'a döndüğünüz ve yaklaştığınız gibi, hiçbir şeyle O'na yaklaşamazsınız." buyurmuştur. (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'ân, 17.)
Şimdi, erkek-kadın, köylü-şehirli, âmir-memur, genç-ihtiyar, her mü'minin günlük olarak yüzünden veya ezberinden okuyabileceği bazı sûreleri ve âyetleri zikredeceğiz.
Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, bir defasında ashâb-ı kirâm'a hitaben: "Sizden biriniz, bir gecede Kur'an'ın üçte birini okumaktan âciz midir?" buyurdular. Bu onlara zor geldi ve:
"Buna hangimizin gücü yeter ki yâ Rasûlallah! dediler. Bunun üzerine Efendimiz:
"Kul hüvellahu ahad sûresi, Kur'an'ın üçte birine denktir." buyurdular. (Buhari, Fedâilü'l-Kur'ân, 13; Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'ân, 11.) Buna göre, kim ihlas sûresini üç defa okursa, bütün Kur'
Resim, İngiltere - Londra British müzesinde bulunmaktadır.
Süveyş kanalı açılırken denizin kenarında küçük bir tepecikte bulunmuş ve Londra'ya getirilmiştir. ALLAH (c.c) Resulu Hz. Musa'nın zamanında ilahlık iddasında bulunan Firavun'un ölümünden 3 bin sene geçmesine rağmen ALLAH (c.c), cesedini ibret olması için çürütmemiştir.
Saçlarının bir kısmı halen yerindedir.
Başının bazı azalarının etleri de halen yerlerindedir.
Alın kısmında et kalmamıştır.
Elleri ve ayakları secde eder vaziyettedir.
Dünyada ALLAH (c.c)'a secdesiz başları, ALLAH (c.c) bir gün mutlaka böyle secde etmeye mecbur edecektir!
ALLAH (c.c)'a karşı gelenleri, ALLAH (c.c), ibret olması için cezalandırmaktadır.
Ben, seni aramak ve bulmak için düştüm yollara... "Aramakla bulunmaz..."diyen söze aldanmadım. Bakmadım sözün bu yanına.... Susuzluğumu hissediyorsam bana değildi bu söz. Zîra devamında "Bulanlar; ancak arayanlardır..." ümidini fısıldayan bir ses vardı. Ve ben o sese uyup düştüm yollara... Çünkü içimdeki bu hasret ateşini sen yaktın. Bu çağıltılı "ara ve bul" sesi senden geliyordu... Bu senin çağrındı. Nasıl dururdum zincirlerimle... Nasıl beklerdim hapishanemde... Kırdım zincirlerimi, yıktım duvarlarımı... Düştüm yola... Artık bir yolcuyum ben de... Ezelle ebed arasında yoldayım şimdi. Seni arıyorum ama bilirim ki yoldaşım da yine sensin. Çünkü sen olmasan ne yol olurdu ne yolcu.
Ne kadar yol yürüsem önüm kapı ardım kapıydı... Seslenişim sanaydı bu yüzden: "Aç kapını ben geldim!" diye... Seni bulduğum, bildiğim her yerde, her nesnede rengin vardı, kokun, sesin. Ama hiç biri sen değildin. O yüzden baygın kokularıyla sermest olsam da gülün bir bir solup düştü yaprakları... Hangi suyu içsem daha da susadım. Hangi ekmeği yesem daha da acıktım. Hangi Züleyhâ'nın vuslat kapısında bulsam kendimi, bir hiçlik kuyusuna düştüm. Düştüm dünya gayyasına, düştüm. Düşmeyen kalkmaz, yitirmeyen aramaz ki... Düştüm, kalkacağım, yitirdim arayıp bulacağım.
Başı dumanlı dağlara düşüyor yolum, denize koşan sulara... Toprakla buluşan yağmura... Açan çiçeğe, uçan kelebeğe... Seni soruyorum. "Daha git..." diyorlar... Gidiyorum vadiler aşıyorum, yanardağlar gibi kalbimin ateşini salıyorum her yere... Haramiler çıkıyor önüme..."Dur, bekle..."diyorlar. Ama ben, akan sulara, yıldızlara bakıp "Ötesi... ötesi..."diyorum. Yürüyorum. Ne ten, ne can, ne yâr ne yâran.. .Geçiyorum hepsini... Ne şiir kurtarıyor beni ne söz... Adım ne, kimim ben, kadehimde ne var? Yoldayım ama illerim hani? Bunu da sen biliyorsun ancak. Biliyor ve çağırıyorsun kendine. Ama ne kadar gitsem, yol uzuyor, kısalmıyor.
Ben bu dert ile kime yanayım. Kime anlatayım sabahtan akşama senin için koştuğumu... Senden gelip sana gittiğimi... Akşam heybetinle kendimden geçip sabah merhametinle kendime geldiğimi.. .Ey kırık gönlün dermanı, ey Mecnun'un Leylâ'sı...Zebur okuyup Davut oldum, İncil okuyup İsa oldum. Yeryüzüne indim. Gökyüzüne ağdım. Çöl gecelerinde Medineli kızlarla şarkılar söyledim sevgilinin aşkına... Artık göster kendini de yeniden bir fidan gibi dikileyim toprağına... Çünkü derdim var, şifa senden, yol senin. Sen izin vermezsen yürüyemem. Yorgun düşüyor bedenim, güç ver. İçimin pencerelerini aç... Ne dünya kalsın ne ukbâ... Ezel günündeki nidanla beni bir daha çağır. Çünkü sultan sensin, devlet senin, izzet senin. Bak, yağmaya verdim cihanı... Tek yolunda yürüyeyim diye...